SERTİFİKA MÜRACAATI EĞİTİM AKADEMİSİ MERAK ETTİKLERİNİZ
KURUMSAL

BELGELENDİRME
 
KURULLARIMIZ
 
İSTATİSTİKLER
Aktif Ziyaretçi 14 Kişi

Bugün 101 Kişi

Toplam Ziyaretçi 903014 Kişi
 

"Okuyup Öğrenmek , Cehalet akıntısına karşı kürek çekmektir." S.ALIÇ

  KÜLTÜR KÖŞESİ MAKALELERİ 
   
Yazar Ünvanı Araştırmacı-Yazar
Yazar Ömer YILDIZ
 
 
 
Makale Tarihi :  02.12.2019
Selefi Düşüncenin Genetik Kodları
Bu yazı Prof. Dr. Ahmet Akbulut‘un ‘Müslüman Kültüründe Kur’an’a Yabancılaşma Süreci’ adlı kitabının ‘Selefiliğin ve Hadisçiliğin Teolojik Temelleri Üzerine’ bölümünden ihtisar edilmiştir. Yazar Selefi yaklaşımı, inancını tarihin bir önceki döneminin kültürel yapısına bağlamış ve bu dönemin mutlak doğrunun simgesi olduğunu benimsemiş, her çeşit değişim ve gelişmeye karşı düşünce düzeyinde bütün kapıları kapatmış bir zihin dünyasıdır, şeklinde tanımlıyor. Başka bir ifade ile Selefilik, İslamın ilk iki neslinin (sahabe ve tabii) görüş, düşünüş ve uygulamalarının gelenekselleşmiş biçimidir. Bu algıya göre söz konusu nesiller, Müslüman tarihinin değil, İslam dininin bir parçasıdır.
 
Tarihimiz ortaya koymuştur ki, Selefi düşünce biçimi, insanı mükellef yapan hem akla hem de Kur’anî temellere karşı mücadele etmiştir. Bir taraftan aklın kullanılmasına karşı çıkarken diğer taraftan dinin yegâne kaynağı olan Kur’an’ın yanına sünnet başta olmak üzere başka kaynaklar eklemiştir.
 
Selefi mantık, Müslümanın rey sahibi olmasına, dini sorgulamasına ve anlam hakkına karşı çıkmış, karşılaşılan yeni sorunları çözmek için selefin sorun çözme yöntemini değil, selefin uygulamalarını esas almıştır. Daha doğrusu Selefiyye Müslüman bireyi hüküm verebilecek ve kendini yönetebilecek bir varlık olarak görmemektedir. Görüldüğü üzere bu zihin yapısı insanın hem onurunu hem de sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Bugün Müslüman dünyasındaki akıl tutulmasının geri planında bu düşünce sistematiği yatmaktadır. Bu bağlamda selefe bağlılık tutkusu, Ku’an’a bağlılığı buharlaştırmıştır.
 
Geçmişin yanlışlarını sorgulayacak yerde, bu yanlışların üzerini örten, sonra da bunları kutsamaya çalışan Müslüman düşünce akımına Selefilik ya da Selefi algı denir. Şu halde Selefilik olgusu güne, zihni ise düne ait bir yapıdır.
 
İslam, Yüce Allah’ın tüm insanlığa gönderdiği dinin adıdır. Peygamberi Hz Muhammed, kitabı da Kur’an’dır. İnsanı en doğru yola yönelten Kur’an bir dünya görüşünün kitabı olup zaman ve mekâna uyum sağlayan bir rehberdir. O belli bir zaman diliminde kotarılmış bir sistem ön görmez. Kur’an’ı zamanın rehberi durumuna getirecek olanlar muhataplarıdır.
 
Kur’an mesajı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Selefi, Bâtıni ve Siyasal İslam akımlarının saldırısı altındadır. Kur’an mesajına en köklü saldırı Selefi ve Sünni zihin alt yapısından gelmiştir. Bu zihin yapısı Kur’an’ın yanına Kur’an gibi işlevselliği olan kaynaklar ilave etmiş, Kur’an’ın uyarısına rağmen Peygamber’in dindeki konumunu değiştirmiştir.
 
Ku’an’a rağmen Kur’an yolunda yürüdüğünü ileri süren bir zihin yapısı olan Selefiliğin üç temeli vardır:
 
a) Her şeyi Kur’an ve Sünnete indirgemek.
 
b) Gelenekte olmayan her şeyin kötü olduğunu kabul etmek
 
c) Dinde aklı kullanmanın ve akla uygun hüküm vermenin batıl olduğunu bilmek.
 
Hz Peygamberin uyduğu vahiy yalnız Kur’an iken ondan sonra, dinde Kur’an’ın yanına alternatif dini ölçüler konulmasını kabul etmek yanlış olmuştur. Sünnet ve hadisi “vahy-i gayri metluv” kavramı içinde görerek Allah’a iftira etmek (En’am 6/93, Al-i İmran 3/78) bu zihin yapısından kaynaklanmaktadır. Doğrusu söz konusu zihin Allah’a dinini öğretme iddiasındadır. (Hucurât 49/16) Hâlbuki Yüce Allah insana Kur’an’ı öğretmiştir. (Rahman 5/1-4)
 
Geleneksel Müslümanlık dinde ölçüleri artırmakla kalmamış, Kur’an ayetlerinin büyük çoğunluğunun Müslümanlarla ilgili olmadığı yanılgısına düşmüştür. Bu algıya göre Kur’an ayetlerinin bir kısmı müşrikleri, bir kısmı kâfirleri, bir kısmı putperestleri, bir kısmı münafıkları, bir kısmı Yahudileri, bir kısmı Hıristiyanları, bir kısmı Sabiileri, bir kısmı da Müslümanları ilgilendirmektedir. Hâlbuki Kur’an insanın kitabıdır. Onun her ayeti duruma göre her insanı ilgilendirir. Kur’an’da Müslüman’ı ilgilendiren çok az ayet olduğuna inanan Selefi-Sünni zihin alt yapısından kurtulmadıkça Müslümanlığın içine düştüğü durumdan kurtulmasına imkân yoktur. Gelenek haline gelen bu durum değişmedikçe Müslüman zihin gelişmesi mümkün değildir. Bu nedenle geleneksel doğruları mutlaka sorgulamalıyız. Zira bilimsel anlayış, iman sahiplerine değil; akıl sahiplerine seslenmeyi gerektirmektedir.
 
Yüce Allah’ın rehberliğinden yararlanmak için Kur’an dışında başvurmamız gereken bir kaynak bulunmamaktadır. İslam Yüce Allah’ın gönderdiği dinin adıdır. Bu din tamamlanmış ve bu dinde hiçbir şey eksik bırakılmamış, insan için de İslam’ı seçmiştir. (Maide 5/3) Hz Peygamberden sonra peygamber gelmeyeceğine göre (Azhab 33/40), Kur’an dini otoritenin tek kaynağıdır.
 
Kur’an’ın siyasi bir sistem önermediğini ifade eden Ahmet Akbulut’a göre, bireyi yok sayan, geleneği önceleyen ve siyasi kaygılarla hareket eden bir zihin yapısının sonucu olan Selefiyye’nin zihin kodlarını, Arap siyasi kültüründe, Beni Saide’de devletin yönetimine ve dine el koyulan Hulefa-i Raşidin döneminin başlangıcında aramak lazım. Hz Peygamberin vefat haberinin hemen ardından Ensar Medine’nin başına geçecek kişiyi seçmek için toplanmış daha sonra bu toplantıya Hz Ebu Bekir, Hz Ömer ve Ebu Ubeyde’nin katılması ile toplantının seyri değişmiştir. Beni Saide’de Hz Ebu Bekir’in muhacirlerin görüşü olarak ileri sürdüğü yöneticilerin Kureyş’ten olmasına ilişkin gerekçeler daha sonra hadis külliyatında Hz Peygamberin hadisi olarak tedavüle sokulmuştur. Hz Ebu Bekir’in gerekçeleri şunlardır:
 
Biz muhacirler önce Müslüman olduk.
Biz peygamberin aşiretindeniz.
Araplar Kureyş’ten olmayan bir yöneticiye itaat etmezler.
Hz Ebu Bekir bu toplantıda İslam öncesi kültürün siyasi değerlerini devreye sokarak devlet başkanı olarak çıkmayı başarmıştır. Hz Ebu Bekir’in halifeliği Müslüman toplumun önemli bir kısmı tarafından kerhen onaylanmış, özellikle Kureyş’in iki büyük kabilesi Beni Haşim ve Beni Ümeyye ile Ensar’ın en büyük kabilesi Hazreç seçim oldubittiye getirildi şeklinde değerlendirmiştir. Siyasette çok önemli olan “toplumsal rıza”, Müslümanların bu ilk seçiminde sağlanamamış olup, toplum içten içe kaynamaya başlamıştır.
 
Hz Ebu Bekir’in Halife seçilmesi ile başlayan Müslümanlar arasındaki bu ilk kırılma, Hz Ömer’in atanması ve Hz Ömer’in de halife seçimini altı kişilik komisyona havale etmesi, Hz Osman’ın da taşradan gelen Müslümanlarca elli günlük bir kuşatmadan sonra şehid edilmesiyle zirveye çıkmıştır. Hz Osman’ın şehid edilmesini “fitne kapısının açılması” olarak değerlendiren Müslüman gelenek, bu aşamaya niçin gelindiğini sorgulamamıştır. Hz Ali’nin hilafeti aşamasında siyasi açmazlardan kaynaklanan Cemel ve Sıffin savaşları Müslüman zihinlerde büyük depremlere sebep olmuştur.
 
Şam valisi Muaviye Hz Ali’yi iktidardan uzaklaştırdıktan sonra Emeviler’in siyasi meşruiyetini sağlamak için “kader öğretisi” geliştirilmiştir. Böylece kader, bütün olumsuzlukların faturasını Allah’a kesen bir formata dönüşmüştür. Bu format hem zalime hem de mazluma kurtuluş sağlamaktadır. Kader zalimle mazlumun birlikte yaşadığı sanal evin adıdır. Zalim zulmünün gerekçesini, mazlum da aczinin gerekçesini Emevi yönetiminin geliştirdiği ve iman esaslarına dahil ettiği bu düşünce biçiminde bulmuştur.
 
Hz Peygamber, sahabe ve tabiin dönemlerinde de Müslüman toplumda bir tutum olarak Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis eğilimleri vardır. Ehl-i Hadisten yana tavır koyan Emeviler hem toplumu bir arada tutabilmek hem de siyasal ve kültürel ihtiyaçtan dolayı hadis üretimini ve hadislerin toplanmasını öncelemiştir. Emevi yönetiminin siyasi desteği ile akıl karşıtı gelenekçi tutum güç kazanmış, hayatın her alanında hadisçiliğin yayılması doğrultusundaki faaliyetler desteklenmiştir.
 
Siyasi iktidarın hadisçi zihniyete desteği Abbasiler döneminde de sürmüş ve Halife Me’mun’a kadar devam etmiştir. Me’mun zamanında arkasında siyasi hesapların da yattığı ve Ehl-i Hadise karşı acımasız sorgulama ve uygulamaların yapıldığı “mihne” süreci Ehl-i Hadisi siyasallaştırmıştır. Siyasal iktidarın baskısına direnen Ahmet ibni Hanbel bu süreçten başarılı çıkmış ve siyasi iktidarın tavrını değiştirmiştir. Onun bu başarısı, savunduğu görüşlerin yani sünnet, hadis, sahabe, tabiun ve tebe-i tabiînin görüş ve uygulamaları ile dinin tamamlanacağı şeklindeki kanaatinin de doğru olduğuna yorumlanmıştır. Bundan böyle siyasilerle hadisçiler dinin yegâne kaynağı olan Kur’an’ın yanına sünneti de dini kaynak olarak eklemeyi başarmışlardır. Bu bağlamda Ahmet ibni Hanbel Selefiliğin ilk imamı olmayı hak etmiştir.
 
Selefi düşünce, hakikati yalnızca selefte aramakta, selefin merkezine de hadis ve sünneti koymaktadır. Hâlbuki hakikat her yerde aranması gereken bir insanlık mirasıdır. Fikirler ve düşünceler, olgular tarafından test edilir. Selefiler ise olgular tarafından yanlışlığı ortaya konulanı kutsallaştırmıştır. Hadisçiler akıl düşmanlığı yaparak Kur’an’ın muhatabını ortadan kaldırdıkları gibi İslam’ın dünya görüşünün diğer dinlere mensup insanlarca benimsenmesine de mani olmuşlardır.
 
Selefi algıya göre aklı olanın dini olmaz; akıl İslam’a girene kadar gerekir. Dine girdikten sonra akla gerek yoktur. Bu mantık insanı mükellef kılan yetiyi ortadan kaldırır. Aklı kullanmanın esas olmadığı bir yapıda İslamın ancak adı var demektir. Dini bir konuda rey sahibi olmak, aklı kullanmak dini düşüncenin merkezine insanı koymak demektir. Bu durum, dinde bireyi ve onun iradesini öncelemek demektir. Ehl-i Hadis ile Ehl-i Rey arasındaki en temel tartışma, din alanında aklın kullanılmasıdır. Ehl-i Rey’ciler aklın dini nasları anlamada da kullanılması gerektiğini benimserken, Hadis ehli, aklın din alanında kullanılmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Selefi anlayışa göre dini konuda ayetin, hadisin, sahabe görüşünün dikkate alınması, bunlarda bir hüküm bulunmazsa selef âlimlerinin görüşlerine uyulması gerekir. Kufe merkezli Rey ehlinin temel yaklaşımı ise Kur’an ve sünnete dayalı bilginin akıl ve içtihatla zenginleştirilmesi ve geliştirilmesidir. Bu yaklaşımın önderi de Ebu Hanife’dir.
 
Ehl-i Hadise göre dini tamamlayan Allah değildir. Din Hz Peygamberin uygulamaları ve ilk üç neslin eliyle tamamlanmıştır. Yani hakikat geçmişte belirlenmiş olup şimdinin ve geleceğin belirleyeceği bir hakikat yoktur. Bu yaklaşımın doğal sonucu ise, İslam miladi 7. Yüzyılın Mekke ve Medine’sine gelmiş olduğundan, tüm insanlığın muhatabı olmamasıdır.
 
Selefi algı, Din’in tek kaynağı olan Kur’an’ın yanına çeşitli kaynaklar eklemlemekle kalmamış, Hz Peygamber hakkında da bir efsane edebiyatı geliştirmiştir. Sünnet ve hadis yoluyla tarihin belli döneminde Yüce Allah’ın insanlar içinden elçi olarak seçtiği bir insanın kişiliği mitolojik bir karaktere büründürülmüştür. Yani Ehl-i Hadis, Peygamberin beşer olma niteliğini, elçi olma niteliğinin önüne geçirmiştir. Bu anlayış “Kutlu Doğum” kutlamaları örneğinde olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir.
 
Selefi zihni incelemek, Müslümanların büyük çoğunluğuna egemen olan zihin dünyasını incelemek demektir. Ashab-ı Hadis, Hz Peygambere isnat ederek rivayet ettikleri hadislerle, Kur’an’ın ortaya koyduğu “Tevhid” algısını sulandırmıştır. Tevili ve tenzihi kabul etmeyen Ehl-i Hadisin hadislere dayanan Tanrı tasavvuru, insana benzemektedir. Zira Allah’ın eli, Allah’ın yüzü, Allah’ın arşa oturması gibi ayetlerde zikredilen uzuvları tıpkı insan uzvu gibi düşünmüşlerdir. Selefi zihin Kur’an’ın sunduğu nübüvvet algısında da sorun oluşturmaktadır. Bu algıya göre Kur’an’ın mesajının uygulanmasından sadece Peygamber sorumludur. Böyle bir durumda Peygamberin “elçilik” görevi anlamını kaybetmektedir. Çünkü Kur’anî mesajın uygulanmasını sadece peygambere tahsis etmek, peygamberin bize örnek olması ilkesine de aykırıdır. (Azhab 33/21, Mümtehine 60.4.6).
 
Hadisçi zihin, Hz Peygamber’i Allah’ın hükümlerine hüküm katan, gerektiğinde Allah’ın ayetlerini nesheden alternatif bir güce dönüştürmüş ve Allah ile elçisinin arasını ayırmıştır. Selefi algının bir başka sonucu, kendilerinin görüşünü Hakk’ın yani Kitap ve sünnetin görüşü olarak benimsediklerinden onlar gibi düşünmeyen herkesi kâfir görmeleridir; dinin tek ve doğru yorumu onların yorumudur. Bu zihin yapısı tekfir söylemini de meşrulaştırmıştır.
 
Sonuç:
 
1-Selefi düşünceye göre; İslam dini, Allah ile elçisinin ortak yapımıdır. Bu nedenle sünnet, Kur’an ayetlerini nesheder.  Ancak Kur’an’da neshin olduğunu ileri sürmek bile en hafif ifade ile aymazlıktır. Ayrıca, daha kuvvetli kaynağın daha zayıf kaynak tarafından neshedilebileceği yolundaki görüş, Selefiliğin savunduğu bir iç trajedisidir.
 
2-Selefiyye’ye göre; dinde aklın kullanılmasına gerek yoktur. Yüce Allah’ın muhatabı birey değil, Müslüman toplumdur. Toplumun yöneticileri çoban, geri kalanı da sürüdür. Sürü çobanın güdümünde olmak zorundadır. Hâlbuki Kur’an’ın amacı aklın yerine geçmek değildir; insana aklını kullanmayı öğretmektir. Dinde aklın kullanılmasına gerek görmeyen bir algı, dinin temelini yok eden bir yaklaşımdır. Bu düşünce biçimi yüzünden İslam ümmeti kitle halinde “akıl tutulması” na yakalanmıştır.
 
3-Selefi düşünceye göre, Kur’an dinin yegâne kaynağı değil, kaynaklarından biridir. Bu yaklaşımın sonucunda ise Kur’an ile sünnet ve hadis arasında bir gerilim oluşmuştur. Dinin yaşanması için Kur’an’a gitmeye bile gerek yoktur. Çünkü sünnet ve hadis Kur’an’ı içermektedir. Bu düşünce biçimi Müslüman birey ile Kur’an arasına aşılması çok zor barikatlar kurmuştur.
 
4-Selefi zihin, Kur’an’da konumu belirlenmiş peygamber algısını değiştirmiştir. Peygamberi elçi konumundan çıkartıp dinin sahiplerinden biri durumuna yükseltmiştir. Doğrusu Selefiyye, İslam’ı Muhammedilik olarak algılamaktadır.
 
5-Selefi mantık, Kur’an’ın özenle üzerinde durduğu vahiy algısını bozmuştur.  Gayr-i metluv vahiy, hadisi kutsi gibi Kur’an açısından anlaşılması imkânsız kavramlar üretmiştir.
 
6-Selefi anlayış, ilim kavramının içeriğini değiştirmiş; ilmi hadislerden ibaret görmüş, âlem kitabını, insan kitabını ve Kur’an kitabını ıskalamıştır.
 
7-Selefi yaklaşıma göre doğru ile yanlışın toplamı doğru etmekte, Kur’an’a göre ise doğru ile yanlışın toplamı yanlış etmektedir. (Bakara 2/42, Al-i İmran 3/71) Aradaki bu farkı kavradığımızda birçok sorunumuzu çözmüş olacağız. Çünkü İslam Müslüman geleneğin yarattığı mitolojinin kurbanı olmuştur.
 
8-Selefi anlayış tarih algısını da değiştirmiştir.  Müslüman’ı tarihin öznesi olmaktan çıkarmış, tarihin makdûru durumuna düşürmüştür. Müslüman bireyin onuru, kutsal nesiller teorisi ile zedelenmiştir. Geçmişe sığınan, bu güne yabancı ve geleceği planlayamayan Müslüman modelini öne çıkarmıştır. Bu zihin yapısı Müslüman aydın tipinin doğmasına engel olmuş, şizofrenik bir zihin yaratmıştır.
 
Yüce Allah Kur’an’ın yanına Kur’an gibi başka kitapların konmasını kınayarak hesap gününde Hz Muhammed’in ümmetinden şikâyet edeceğini belirtmekte ve şöyle buyurmaktadır:
 
“Ey Rabbim! Doğrusu milletim, bu Kur’an’ı umursamadı.” (Furkan 25/30)
 
Bu ayet ışığında Yüce Allah’tan, ataların veya selefin yolunu değil, Kur’an’da bize önerilen “doğru yol” u bulmamız için yardım diliyorum.
 
 
First Page Next Page 1 Previous Page Last Page Sayfa 1 / 1 -- Listelenen Sayfa Sayısı 1
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Hayreddin KARAMAN
 Nasıl bir insan ? ...
............................................
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Faruk BEŞER
 Kamusalda olmayan İslam eksiktir ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Hüseyin BÜLBÜL
 Gören Göz, İşiten Kulak, Anlayan Bir Gönül ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Harun GÖRMÜŞ
 Kişisel Gelişim Üzerine ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Ömer YILDIZ
 Selefi Düşüncenin Genetik Kodları ...
............................................
 Yazar
 Abdülaziz KIRANŞAL
 Müslüman gençler için istikamet bildirgesi ...
............................................
 Yazar
 OSMAN COŞKUN
 İnsanları Sadece Allah’a Çağırmak Varya ! ...
............................................
 Yazar
 Muhammed CELİL
 Zihni Dönüşenin Zihniyeti Olur ...
............................................
 Yönetim Kurulu Başk.
 Selahaddin ALIÇ
 Helal Akreditasyon Kurumu ne yapıyor..? ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Sinan ULU
 DİKKAT ! TÜRKİYE BİR HUKUK DEVLETİDİR. ...
............................................
 

Limonlu Suyun Sırrı !
03.01.2019

Kaybedilen Savaş BONZAİ !
03.01.2019

İŞTE ACI BİBERİN SAĞLIĞA FAYDALARI
03.01.2019

Psikolojinize zarar verdiği bilimsel olarak kanıtlanmış 6 gıda
17.08.2018

Çocuğunu seven okusun !
17.08.2018

Besin Alerjisi Olanlar İçin Yiyecekleri Test Eden Cihaz
17.08.2018

“Kırmızı et fiyatlarında sürekli artışın kök sebepleri ve Çözümler”
17.08.2018

1000’lerce yıl öteden gelen sağlık : ‘‘PROBİYOTİKLER’’
17.08.2018

İşte Her Gün Yumurta Yediğinizde…
17.08.2018

"Rize şekeri" üretimine başlanıyor..
17.08.2018

Tüm Haberler
Mail adresinizi ekleyin yeni faaliyetlerimizden anında haberdar olun.
Copyright © 2010 Helal Gıda Sertifikalandırma Merkezi
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.