SERTİFİKA MÜRACAATI EĞİTİM AKADEMİSİ MERAK ETTİKLERİNİZ
KURUMSAL

BELGELENDİRME
 
KURULLARIMIZ
 
İSTATİSTİKLER
Aktif Ziyaretçi 2 Kişi

Bugün 360 Kişi

Toplam Ziyaret 1.145.062  Kişi
 

"Okuyup Öğrenmek , Cehalet akıntısına karşı kürek çekmektir." S.ALIÇ

  KÜLTÜR KÖŞESİ MAKALELERİ 
   
Yazar Ünvanı Araştırmacı-Yazar
Yazar Haydar ÖZTÜRK
 
 
 
Makale Tarihi :  1.08.2022
Tarih Bilinci

“İnsanın Dört Zindanı”Ali Şeriati’nin ahlak üzerine yazdığı oldukça etkileyici bir kitap. Şeriati kitabında insanın dört ayrı zindan içerisinde hapis olduğunu ve bu zindanlar içinden hayatlarını devam ettirdiği ve davranışlarda bulunduğunu belirtmektedir. Bu dört zindan: 1- doğa/tabiat, 2- Tarih, 3- Toplum, 4- Benlik.

Bugün Müslümanların alt kimlik olarak kendilerinin tanımladıkları, Sünnilik, Şiilik, Selefilik vb. mezhebi yapılar; insanın kendisi olmasını engelleyip tarihin bir nesnesi konumuna düşürmektedir. Bütün bu mezhebi yapıların oluşmasına sebep olan gerçeklik ise hükümranlık tutkusudur.

Toplumların kültür ve ufkunun, karizmatik dini ya da politik liderlerin aklıyla sınırlı hale gelmesi halinde; toplumlarda kültürel, entelektüel ve felsefi bir gelişme, üretkenlik ve hareketlilik yaşanamaz.

Müslümanlar, kendilerinden önce yaşayanların düşüncelerini ve yorumlarını mutlaklaştırdıkları için, bugüne ilişkin sorumluluklarını yerine getirmek üzere düşünme ve içerik üretme ihtiyacı duymuyorlar.T

Tarih zindanının tutuklusu olan Müslümanlar kişiliğini ve ne olacağını kendisi seçmemiştir. Tarih Müslümanların dinini de seç(tir)miştir. Tarihin bulunduğu topluluk hangi dine mensupsa Müslümanlar da bu dine (mezhebe) mensup olmak zorunda kalmıştır. Benim seçme hakkım var mı diye düşünmemektedirler. Peki, insan bu tarih zindanından nasıl kurtulabilir ve varlığını keşfedebilir? Eskiden durum böyle olamazken, çağdaş insan bunu algılayabilir ve seçme hakkının olduğunu fark edebilir. Birçok kavim görüyoruz ki göçebe boylar halinde iken bu süreçleri fark ederek seçim yapmış ve burjuvazinin ötesinde bir aşamaya geçebilmiştir. Demek ki çağdaş insan bu zindandan farkındalık ile kurtulmayı başarabilir ve başardığı zamanlar da olmuştur.

Müslümanlar bugün inanç ve bilinç olarak ise tarihin nesnesi durumundadır.

Güçlü medeniyet mirasçılarının özellikleri incelendiği zaman, bu insanların sahip oldukları niteliklerden birisinin sağlam bir şuur ve bilinç olduğu görülür. Bu güçlü bilincin temelinde ise tarih bilinci yatmaktadır.  Müslümanların akılcı bir biçimde zaman, değişim, süreklilik, çatışma, kırılma, dün, bugün ve gelecek ilişkisini görmeyi de gerekli kılan tarih bilincini kazanmaları gerekmektedir.

Tarihsel bakış açısı tarihsel verilerden yola çıkarak insanların geçmişteki düşünme şekillerini ve eylemlerinin nedenlerini anlama sürecidir. Bu çerçevede geçmişte insanların nasıl düşündükleri ve bu düşünme süreçlerinin nelere yol açtığını görülebilmelidir.

Doğru olmayan tarihsel bakış açısından en çok din ve Müslümanlar bedel ödemiştir. Müslümanlar tarihten dersler çıkaracakları yerde siyasal ayrışmalarda taraf olma yanlışına düşmüşlerdir. Elbette taraflardan haklı olanlar vardır.

Tarihsel düşünme becerileri içinde tarihin yapısını en iyi açıklayan kavramlar arasında değişim ve süreklilik de yer almaktadır. Değişim ve süreklilik kavramları geçmişten bugüne nelerin değiştiğini ve nelerin aynı kaldığını bize gösteren temel iki kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer kendimiz kalarak değişimi yönetmişsek tarihi iyi okumuşuz demektir.

Sebep ve sonuç kavramları tarihin sağlıklı bir biçimde öğrenilebilmesi için tarih bilincinin üzerine dayanması gereken iki temel kavramdır. Tarih bilincinin geliştirilmesi sürecinde geçmişteki dönüm noktalarında alınan kararların ne tür sonuçlar doğurduğu Müslümanların iyi okumaları gerekir. Fakat hamaset sahabeleri, alimleri, ecdadı ve padişahları eleştirmek bizim haddimize değildir, diyerek Müslümanları susturmaktadır. Aldıkları kararların yanlış olduğunu sonuçları alenen ortaya koyduğu halde “Büyükler bizim hikmetini bilemediğimiz yönleri görmüştür.” veya “Büyüklerin işine akıl ermez.” klişesiyle Müslümanların ağzı kapatılmaktadır.

İbn Haldun ( 1336- 1406), tarih yazıcılığını rivayete dayanan tahkiye etmekten çıkarıp izah etme, açıklamaya dayanan bir ‘bilim’ haline getirmeyi denemiştir. O, tahkiye usulü tarih yazıcılığını kendi eserinin girişinde şöyle eleştirmiştir:

Tarihçiler, müfessirler ve hadisciler naklettikleri haber ve rivayetlerin doğru veya zayıf olduğunu incelemeden yalnız nakil ve rivayete güvenerek aktardıkları; (rivayet ettikleri hadislerin ilmi) kanun, usul vb. karşılaştırmadıkları, hikmet ve felsefe bakımından incelemedikleri, kainat ve tabiat yasalarına göre ölçmedikleri, naklettikleri haberler üzerinde dikkatle düşünerek haber verilen hadise ve olayların vukuunun mümkün olup olmadığına bakmaksızın naklettikleri için çok yanılmışlar, doğru yoldan saparak vehim ve hata çöllerinde yollarını kaybetmişlerdir.1

Bilindiği gibi İbn Haldun’un temel sorunu sadece bilimsel anlamda gerçekte tarihte ‘ne oldu’ğu değildir; onun ‘ümran ilmi’nin asıl konusu olayların niçin öyle olduğudur. Bugünkü deyimle, o tarih felsefesi ve sosyoloji yapmıştır. İbn Haldun, Cemil Meriç’in deyimi ile “semasında tek yıldız olarak kalmış, ondan sonraki tarih yazıcılığı da ‘vakanüvisçiliğe’ devam etmiştir. Sebeplilik düşüncesinin zayıf oluşundan dolayı toplumsal tarih, olaylar tarihinin gölgesinde kaybolmuştur.

Geçmişte yaşanan olayların ayrıntıları ve bu olayların yaşanmasında aktif rol alan kişilerin ideallerini/aidiyetlerini/eylemlerini ya da niyetlerini bilmek ya da tahmin etmeye çalışmak, olup bitenleri daha doğru okuyabilmemize yarar.

Emevilerden Abbasilere, Moğollardan Selçuklulara Osmanlıdan Cumhuriyet tarihine kadar bildiklerimiz arasında acaba ne kadarı gerçeğe, ne kadarı ezbere dayanıyor?

Tarihe bakışımızda ideolojilerimiz devreye giriyor. İdeoloji ve “tarih yorumu” birbirini sürekli besleyen sarmaldır. İdeolojilerimiz, geçmişte gerçekleşmiş olayları kendi penceresinden yorumlamaya başlıyor, farklı anlatımları görmezden gelerek es geçiyor, takdir hakkının  kullanıldığı  yerlerde de tabii ki nalıncı keseri muamelesi devreye giriyor.

İnsanın yüklendiği emaneti anlamlı kılan, onu tarih karşısında sorumlu, olumlu ve olumsuz güçlerle2 donatılmış olmasının sonucudur. Fert veya toplumun ruhî durumu, ahlakiliği, hayata bakışı, insanlar arasındaki ilişkilerin şekli, Allah ve varlık karşısında takındığı tavır ve konumu bir medeniyetin veya toplumun tarihi seyrini etkileyen en önemli faktörlerdir.

Kur’an, tarihin oluşum seyrini sınıfsal, ekonomik veya ulus vb. temelli ele almaz. Kur’an’a göre tarihin akış seyri akide temellidir. Tevhit ve şirk ekseninde gerçekleşir. Geniş anlamıyla tarih, Allah’ın iradesini hayatın bütün alanlarında geçerli kılmaya çalışan topluluklarla, Allah’ın iradesini hayatın bütününde veya bir kısmında gerçekleştirilmesini istemeyen toplumlar arasındaki mücadele alanıdır. Kur’an’a göre insanların ya da toplumların ekonomik, ulusal ya da sınıfsal duruşları onların bu iki eksenden (tevhit-şirk) birini tercih etmeleriyle alakalıdır. Ya da onların Allah ile kendileri arasındaki ilişkileri nasıl belirleyecekleri konusundaki kararlarıyla irtibatlıdır.

Kur’an’ın tarih algısında “eleştirellik” önemli bir yer tutar. Kur’an, tarihi ya da tarihin belli bir dönemini bütün olarak ne meşrulaştırır, ne de kutsar. Tarih eleştirilmek ve geleceğe yönelik dersler çıkarmak için gözler önüne serilir. Bu eleştirisini tevhit, hakikat ve ilke temelinde gerçekleştirir.

Kur’an’ın tarih fikri donuk, olup-bitmiş ve tekrarlanması mümkün olmayan bir geçmiş algısı, tasavvuru değildir. Aksine geleceğin kurulmasında bir zemin teşkil eden tarih ileriye dönüktür ve ânı yaşayanlara dinamizm, hareket ve süreklilik kazandırma yanında atılımcı ve devrimci bir ruh aşılar. Geçmiş, ânı yaşayanlara sunulur ve bununla geleceğin nasıl kurgulanacağına ışık tutulur. Bu nedenle Kur’an’ın önemli bir bölümünü oluşturan kıssalar, ibret alınmak ve geleceği bu tecrübe ve birikim ile kuşatmak ve inşa etmek için anlatılır. Kur’an’ın geleceği oluşturmada kalıcı etkilerinin olduğunu kabul ettiği bu tarih gerçeğe dayalı bir tarihtir.

Kur’an, sadece tarihi bilgileri aktarmak ya da bu bilgileri yorumlamakla tarih ilmine katkıda bulunmaz. Aynı zamanda, tarihin seyri içerisinde insanın yanı sıra, tarihin şekillenişinde rol alan ilâhî müdahalenin gerçekliği, söz konusu müdahalenin sebepleri, sonuçları, dereceleri, şekli ve zamanı konusunda verdiği bilgilerle de tarihe önemli katkılar sunar. Kur’an, tarihin oluşumunda “insanı mutlak özne” kabul eden pozitivist tarih anlayışının aksine, Allah’ın tarihi, insanla birlikte ördüğüne vurgu yaparak, tarihin doğru imkân sunar.

Kur’an’ın tarih yasası, tarihin seyrinde Allah’ı özne, toplumları ise nesne olarak görmez. Kur’an’da da anlatıldığı gibi, toplumların varlıklarını sürdürmeleri ya da cezalandırılıp yok olmaları, Allah’ın keyfiliğine göre değil de toplumların tercihlerinin doğal bir sonucu olarak gerçekleşir. Dolayısıyla toplumların yaşam şekilleri ve akıbetleri ezelde belirlenmemiştir. Bu bağlamda, toplumların yaşam kalitesini, şeklini, gidişatını ve akıbetini belirleyen toplumun eylemleridir. Allah’ın cezayı hak etmeyen bir toplumu cezalandırması veya ilahî yardıma layık olmayan toplumlara yardım etmesi, O’nun adalet ilkesi ve tarih yasasıyla örtüşmez.


1.İbn Haldun, Mukaddime, çev: Zakir K. Ugan, lsranbul l986, I.19.

2.İnsan 76:2-3; Şems 91:7-8

 

First Page Next Page 1 Previous Page Last Page Sayfa 1 / 1 -- Listelenen Sayfa Sayısı 1
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Hayreddin KARAMAN
 Allah’ın hükmü ve tefrikanın sebebi ...
............................................
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Faruk BEŞER
 Hukuk, ahlak ve ibadet üçgeninde dinde zor ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Hüseyin BÜLBÜL
 Önce Anlamak, Sonra Anlamlandırmak… ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Harun GÖRMÜŞ
 Sâbit Din, Sâbiteli Şeriat ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Haydar ÖZTÜRK
 Peygamber Tasavvurumuzu Kur’an Belirlemeli ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 OSMAN COŞKUN
 Siz Sizleri Kuran İle Uyaranları Sevmiyors ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Muhammed CELİL
 Aç değil, Gözü Açız ...
............................................
 Üni. Öğretim Üyesi
 Dr.Cahit KARAALP
 Zülkarneyn'in Üç Yolculuğu ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Abdülaziz KIRANŞAL
 İyiliğe ve Cömertliğe İlk Önce Evlerimizde ...
............................................
 Aile Danışmanı
 Asiye TÜRKAN
 Ölümden Gayrı Ne Varsa Teferruattır ...
............................................
 Yönetim Kurulu Başk.
 Selahaddin ALIÇ
 Natamisin Nedir ? ...
............................................
 

Enerji içeceklerinin fazla tüketimi çocuklar için tehlike kaynağı
26.02.2022

Bilim insanlarından "kahve" araştırması: Ömrü uzatıyor
25.02.2022

Nadir görülen genetik bir hastalık: Progeria
23.02.2022

Ölüm anında insan beyninde neler oluyor?
23.02.2022

Antibiyotikler Tedavi Özelliğini Kaybediyor
22.02.2022

Gereksiz Aspirin Mide ve Beyin Kanamsı Nedeni
20.02.2022

Her 100 Kişiden Birinde Çölyak var.
20.02.2022

Çocukları Bekleyen Büyük Tehlike.
19.02.2022

Cilt Kreminde Civa Çıktı.
18.02.2022

Skandal ! Hamburgerde İnsan ve Fare DNA'sı bulundu.
15.02.2022

Tüm Haberler
Mail adresinizi ekleyin yeni faaliyetlerimizden anında haberdar olun.
  Kuruluş 2010 : Selahaddin ALIÇ Copyright © 2010-2021 Hedem Helal Denetim ve Sertifikalandırma Merkezi
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.