SERTİFİKA MÜRACAATI EĞİTİM AKADEMİSİ MERAK ETTİKLERİNİZ
KURUMSAL

BELGELENDİRME
 
KURULLARIMIZ
 
İSTATİSTİKLER
Aktif Ziyaretçi 8 Kişi

Bugün 21 Kişi

Toplam Ziyaretçi 786081 Kişi
 

"Okuyup Öğrenmek , Cehalet akıntısına karşı kürek çekmektir." S.ALIÇ

  KÜLTÜR KÖŞESİ MAKALELERİ 
   
Yazar Ünvanı Araştırmacı-Yazar
Yazar Harun GÖRMÜŞ
 
 
 
Makale Tarihi :  01.02.2018
Mustaz'af
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zâlim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sâhip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar (mustaz’af) adına savaşmıyorsunuz?” (Nîsâ 75).
 
Mustaz’af: “Haklı iken haksızlaştırılmış; haksızlaştırılmış/güçsüzleştirilmiş olmasına karşı istikâmetinden geri durmayan/şaşmayan topluluk. Câhiliye toplumlarında toplumun çoğunluğunu teşkil eden, ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılmış halk tabakası” anlamındadır.
 
Bir yazıda mustaz’afın târifi şöyle yapılır: “Mustaz’af, “za-u-fe (zayıf oldu)” fiilinin istif’al babından ism-i mef’uldür. “Za-u-fe” kuvvetli olmanın zıddıdır. Masdarı olan “za’f-zayıflık” nefiste ve bedende olduğu gibi, durum ve vaziyette, akıl ve re’yde de olur”.
 
İnsanlık târihi; tâ Hâbil-Kâbil’den bêri müstekbirlerin mustaz’aflara baskı kurduğu; onları ezdiği, sömürdüğü, zayıf bıraktığı ve zulmettiği târihtir. Mustaz’aflar ilk başta “sakınma”dan kaynaklanan bir pasiflik hâlindedirler. Fakat zamanla bu pasiflik meleke hâline gelir ve mustaz’aflar artık müstekbirlerin güdümüne-kontrôllerine girerler ve zamanla da müstekbirleri ilahlaştırırlar. Müstekbirliği ve mustaz’aflığı, -târih boyunca böyle sürüp geldiğinden- “kader” olarak görürler. Hâlbuki bu, şeytanın ve tâğutların, değişivermesinden çok korktukları, hattâ en fazla korktukları sûni bir durumdur. Bu durum Allah’tan değil, şeytandan ve tâğuttandır.
 
Dünyâ’daki zulmün ve kötü durumun nedeni, müstekbirlerin iktidarlarını ne olursa-olursa mutlakâ sürdürme isteğidir ve bunu sürdürebilmelerinin olmazsa-olmazı da çoğunluğun mustaz’af olarak kalmasıdır. Tabi bu bir zulümdür ve bu zulüm yüzünden Dünyâ hiç-bir zaman bir barış ve huzur ortamı olamıyor. Mevcut durum sâdece peygamberler ile birlikte onların zamânında değişmiş ve farklı bir kulvara girmiştir. Hak yeniden hâkim olduğunda müstekbirler yer-altına çekilmek zorunda kalmıştır. İşte böyle zamanlarda hak-hakîkat-huzur net bir şekilde açığa çıkmıştır. Baskı ortadan kalkıp fıtratlar serbest kalınca insanlar İslâm’ın, barışın, huzûrun, adâletin ne olduğunu görerek sünetullaha uygun yaşamaya başlarlar ve İslâm’a sıkıca sarılırlar. O hâlde hak ve hakîkat, mustaz’afların gözünden bakınca daha net görülür. Dünyâ’ya mustaz’afların gözünden bakmak farklı ama doğru sonuçlar ortaya koyar. Bu bakış “İslâm’a uygun olan bakış”tır ve buna göre oluşturulacak toplumsal düzende zulüm ve “zayıf bırakılmışlık” (mustaz’af) boşa çıkar.
 
Allah Rahmân ve Rahîm olduğu için zayıflardan-mazlumlardan yanadır. Bu nedenle müstekbirlerin ağır bir devrim ile devrileceklerini ve Dünyâ’nın mîrâsının mustaz’afların olduğunu söyler. Allah biraz da bu nedenle olsa gerek, Kur’ân’da, belki de canlıların en zayıfı-mustaz’afı olan bir sivrisineği bile örnek vermekten çekinmez:
 
“Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece îman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkâr edenler ise, ‘Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?’ derler. (Oysa Allah,) Bununla bir-çoğunu saptırır, bir-çoğunu da hidâyete erdirir. Ancak O, fâsıklardan başkasını saptırmaz” (Bakara 26).
 
Allah yardımını göndermesi için güce-mala-mülke-imkâna değil; samîmiyete, îmâna, fedâkârlığa, cesârete, dirâyete, güvene, sabra ve direnişe bakar. Allah, bu özelliklere sâhip -görece- zayıf olan mü’minlere Bedir’de de yardım etmişti:
 
“Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi. Şu hâlde Allah’tan sakının, O’na şükredebilesiniz” (Âl-i İmran 123).
 
Allah, zayıf bırakılmış mustaz’aflardan, kendilerine gelmelerini, boyun eğmemelerini ve dik durup sabırla mücâdele etmelerini ister. Allah ancak böylelerini sever:
 
“Nice peygamberle birlikte bir-çok Rabbâni (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever” (Bakara 146).
 
İnsan sâdece “Allah’a karşı” zayıflığının bilincinde olmalıdır. İnsanlara karşı gösterdiği zayıflık, kula kulluğu yanında getirir. Belli bir dönemde zayıflığa düşmek belki insan için iyi olabilir. Sorun olan şey sürekli bir zayıflık ve mustaz’aflık durumudur. Geçici mustaz’aflık durumu ise, “gerçek kudret sâhibinin sâdece Allah olduğu”nu göstermesi bakımından önemli olabilir. İnsan zayıf olarak doğar ve zayıf olarak ölür. Fakat zayıf (mustaz’af) olarak yaşamak zorunda değildir:
 
“Allah, sizi bir zaaftan yarattı, sonra (bu) zaafın ardından bir kuvvet kıldı, sonra bu kuvvetin ardından da bir zaaf ve yaşlılık verdi. Dilediğini yaratır. O, bilendir, güç yetirendir” (Rûm 54).
 
“Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) İnsan zayıf olarak yaratılmıştır” (Nîsâ 28).
 
Mustaz’afları mustaz’af yapan ve mustaz’afların bâzılarını âhirette sonsuz azâba dûçar eden şey, bu mustaz’afların müstekbirlere ve tâğutlara karşı olan pasiflikleridir. Bu durum onların Dünyâ’da zor bir hayat yaşamalarına neden olduğu gibi, onları âhirette de azâba sürükler. Âhiretteki mustaz’aflarla müstekbirler arasında şöyle bir diyalog yaşanır:
 
“..Sen o zulmedenleri, Rableri huzûrunda tutuklanmış olarak görsen; sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip-çevirir (birbirlerine yöneltirler). Zaafa uğratılan (mustaz’af)lar, büyüklük taslayanlara derler ki: ‘Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mü’min (kimse)ler olurduk’. Büyüklük taslayanlar, zaafa uğratılan (mustaz’af)lara dediler ki: ‘Size hidâyet geldikten sonra, sizi biz mi ondan alıkoyduk?. Hayır, siz (zâten) suçlu-günahkârlardınız’. Zaafa uğratılanlar da büyüklük taslayanlara: ‘Hayır, siz gece ve gündüz hîleli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz’ dediler. Azâbı gördüklerinde pişmanlıklarını saklarlar; biz de inkâr edenlerin boyunlarına halkalar geçirdik. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı cezâlandırılacaklardı?” (Sebe’ 31-33).
 
Mustaz’afları “sürekli mustaz’af” yapan şey, müstekbirlere kulluk yapmalarıdır. Onları gözlerinde fazla büyütmüşler ve onların seviyesine ulaşamayacaklarını düşündüklerinden, mevcut zayıf durumlarını bir kader olarak görmüşler, onlara tam itaat ile uymuşlardır. Fakat bu durum hem müstekbirleri hem de mustaz’afları; birini zulümlerinden dolayı, diğerlerini de pasifliklerinden dolayı cehennemilik yapar:
 
“Ateşin içinde, iddiâlar öne sürüp karşılıklı tartışırlarken zayıf olanlar, büyüklenen (müstekbir)lere derler ki: ‘Gerçekten biz, size uymuş (teb’anız) olan kimselerdik. Şimdi siz, ateşten bir parçasını olsun, bizden uzaklaştırabilir misiniz?. Büyüklenen (müstekbir)ler derler ki: ‘Biz hepimiz (ateşin) içindeyiz; gerçekten Allah, kullar arasında hüküm verdi (artık)” (Mü’min 47-48).
 
Allah mustaz’afların pasifliklerini kabûl etmez ve hicret seçeneğini gösterir. Fakat bir de nefes almaya bile mecâlleri kalmayan mustaz’aflar vardır ki, artık bunlara karşı Allah rahmândır, affedicidir.
 
 “Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin hayâtına son verecekleri zaman derler ki: ‘Nerde idiniz?’. Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstaz’aflar) idik’ derler. (Melekler de:) ‘Hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o?. Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan mustaz’aflar olup hiç-bir çâreye güç yetiremeyenler ve bir yol (çıkış) bulamayanlar başka. Umulur ki Allah bunları affeder. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır” (Nîsâ 97-99).
 
Allah mustaz’aflardan yanadır fakat Allah kimden yanaysa o artık mustaz’af değildir, olmamalıdır. Zîrâ Allah’ın yardımını celb edecek ameller ortaya koymaya başlamışlardır. Allah’ın yardım ettikleri kişiler mustaz’af olmaktan çıkarlar:
 
“Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi; ki şükredesiniz” (Enfâl 26).
 
“Derler ki, ‘Andolsun, Medîne’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.’ Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve mü’minlerindir. Ancak münâfıklar bilmiyorlar” (Münâfikûn 8).
 
Müstekbir ve mustaz’af farkı en çok îman konusunda kendini açıkça gösterir. Müstekbirler; zulümden elde ettikleri kazançlarından kolay-kolay vazgeçemeyecekleri için dâvete icâbet edemezler. Oysa zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan mustaz’aflar, dâvete kolay icâbet ederler ve îmâna ulaşırlar:
 
“Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler), içlerinden îman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz’aflara) dediler ki: ‘Sâlih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’. Onlar: ‘Biz gerçekten onunla gönderilene inananlarız’ dediler. Büyüklük taslayanlar (müstekbirler şöyle) dedi: ‘Biz de, gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız” (A’raf 75-76).
 
Müstaz’afların gözünden Dünyâ’nın hâl-i pür melâli de, nasıl olması gerektiği de çok net gözükür ve bilinir. Zîrâ onlar Dünyâ’ya yeryüzünün en düşük rakımından bakmaktadırlar ve baktıkları yerden genel durumu hiç-bir şeyi ıskalamadan çok net görebilirler. Nice çâresizler-zayıflar-mazlumlar-düşmüşler-ezikler-sürünenler-ölmek üzere olanlar ve ölenlerin durumu çok net gözükür durdukları yerden. Mustaz’aflar iyinin nasıl olması gerektiğini, konumlarından dolayı iyi bildikleri için farklı bir Dünyâ öngörebilirler. Zîrâ ârızayı iyi bilmektedirler. Fakat daha yüksek rakımda yaşayanların, bu çâresizlikleri, ezikliği ve zor durumu görmesi mümkün değildir. Onlara göre zâten “her-şey çok güzeldir; hârika bir zamanda yaşıyoruzdur, herhangi bir sorun da yoktur”. Mustaz’aflar ise sıfır rakımın zorlayıcılığından dolayı meseleyi idrâk edip çözebilirler, “sıfır rakım” onlara farklı bir ferâset kazandırmıştır. Bu nedenle de sorunu çok iyi analiz edebilirler ve ne yapılması, kiminle yapılması ve neye ihtiyâcımız olduğunu mustaz’aflar daha iyi bilir. Dediğimiz gibi; sıfır rakım çok net gösterir. Belki de bu nedenle Allah yeryüzüne mustaz’afları mîrasçı kılmak ister:
 
“Bereketler kıldığımız yerin doğusuna ve batısına o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (mustaz’afları) mîrasçılar kıldık. Rabbinin İsrâiloğullarına olan o güzel sözü (vaâdi), sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı (yerine geldi). Firavun ve kavminin yaptıklarını ve yükselttiklerini (iktidarlarını ve saraylarını) da yerle bir ettik” (A’raf 137).
 
Ali Şeriati: “Ey gaybın bilicisi Allah’ım!. Şu çağımızda sana gerçekten tapanlar, yalnızca yeryüzünün mustaz’aflarıdır” der.
 
Mustaz’aflık orijinâl bir hâl ve durum değildir. İlk mustaz’aflar “sonradan mustaz’af” olmuşlardır. Zîrâ Allah hiç kimseyi mustaz’af olarak yaratmamıştır, yaratmaz. Cehâletten, pasiflikten, direnememekten, karşı koyamamaktan, korkmaktan, eleştirememekten, îtirâz ve isyân edememekten kaynaklanır mustaz’aflık. Ne zaman ki mustaz’aflar birbirleriyle çekişmeye başlarlar, Allah ve Resûlüne itaat etmezler, pasifleşip yılgınlaşmaya başlarlar; işte o zaman güçleri gider ve zayıflayarak mustaz’aflaşırlar. Bu durumdan kurtulmak için yapılması gereken şeyi Allah çok net ortaya koyuyor:
 
“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle berâberdir” (Enfâl 46).
 
Modern zamanlar da mustaz’afların ve mustaz’aflığın yoğun olarak yaşandığı zamanlardır. Bu, normâl ve doğal olmayan onursuz bir durumdur ve bundan kurtulmak Allah’ın emridir. Yapılacak şey ise bellidir. Şöyle bir silkinip ve karar alıp, bilgi-bilinç, amel-eylem ve devlet-medeniyet sürecine girilmelidir. Zulüm yada mustaz’aflık ancak böyle bir süreç çok ciddi ve gayretli şekilde ortaya konulup yaşandığında ortadan kalkacak ve Dünyâ cennetin bir şûbesine (kendisine değil) dönebilecektir. Böylece asr-ı saadet süreci yeniden başlayacak ve “son saat”e kadar da devâm edecektir inşaallah.
 
En doğrusunu sâdece Allah bilir.
 
 
 
First Page Next Page 1 Previous Page Last Page Sayfa 1 / 1 -- Listelenen Sayfa Sayısı 1
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Hayreddin KARAMAN
 Ah Filistin vâah Kudüs! ...
............................................
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Faruk BEŞER
 Oruç yeni bir varoluştur? ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Hüseyin BÜLBÜL
 ZAMANI DEĞERLİ KILAN SİZİN GAYRETİNİZDİR ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Harun GÖRMÜŞ
 RAMAZANDA NE YAPILIR ? ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Ömer YILDIZ
 Kudüs, Mescid-i Aksa ve İlk Kıble Meselesi ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Sinan ULU
  DAVETSİZ İSLAM, İSLAM DEĞİLDİR ...
............................................
 Yönetim Kurulu Başk.
 Selahaddin ALIÇ
 BİZE İLİM GEREK ...
............................................
 Yönetim Kurulu Üyesi
 Veysel GİLEY
 HELAL DENETİME GEREK VAR MI? ...
............................................
 Yazar
 OSMAN COŞKUN
............................................
 Yazar
 ERDEM UYGAN
............................................
 

Psikolojinize zarar verdiği bilimsel olarak kanıtlanmış 6 gıda
03.04.2018

Çocuğunu seven okusun !
10.04.2018

Besin Alerjisi Olanlar İçin Yiyecekleri Test Eden Cihaz
10.04.2018

“Kırmızı et fiyatlarında sürekli artışın kök sebepleri ve Çözümler”
10.04.2018

1000’lerce yıl öteden gelen sağlık : ‘‘PROBİYOTİKLER’’
10.04.2018

İşte Her Gün Yumurta Yediğinizde…
10.04.2018

"Rize şekeri" üretimine başlanıyor..
10.04.2018

Neden islah edilmek isteniyor Siyez Buğdayı ?
10.04.2018

Kestane üretim miktarında 18,5’lik artış
10.04.2018

Solucan gübresine Çin ve İsrail’den talep
10.04.2018

Tüm Haberler
Mail adresinizi ekleyin yeni faaliyetlerimizden anında haberdar olun.
Copyright © 2010 Helal Gıda Sertifikalandırma Merkezi
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.