SERTİFİKA MÜRACAATI EĞİTİM AKADEMİSİ MERAK ETTİKLERİNİZ
KURUMSAL

BELGELENDİRME
 
KURULLARIMIZ
 
İSTATİSTİKLER
Aktif Ziyaretçi 6 Kişi

Bugün 429 Kişi

Toplam Ziyaret 1.123.499  Kişi
 

"Okuyup Öğrenmek , Cehalet akıntısına karşı kürek çekmektir." S.ALIÇ

  KÜLTÜR KÖŞESİ MAKALELERİ 
   
Yazar Ünvanı Araştırmacı-Yazar
Yazar Muhammed CELİL
 
 
 
Makale Tarihi :  1.05.2022
İslam Kültür mü?
Kültür; Latince colere, cult- “ekip biçmek, toprak işlemek” fiilinden +tura son ekiyle türetilmiş denilmektedir. Fransızca sözcük Latince aynı anlama gelen cultura sözcüğünden alıntıdır
 
Fransızca culture “1. toprağı ekip biçme, tarım, 2. terbiye, eğitim” sözcüğünden alıntıdır. (EtimolojiTürkçe)
 
Kültür: Mikrop cinsinden canlı bir varlığın muayyen bir ortam içinde çoğalmasına da kültür denilir. (Bahaettin, Yeni Türkçe Lugat. 1924)
 
Kültür; bir toplumda geçerli olan gelenek halinde devam eden her türlü duygu, düşünce, dil, sanat yaşayış unsurlarının tümü. (Meydan Larousse)
 
Toplumda nesilden nesile aktarılan gelenek görenek, düşünce ve inanç sistemine kültür denmektedir. Kültür, bölgeden bölgeye ülkeden ülkeye değişebilen bir unsurdur. Kültürel özellikleri değiştiren birçok unsur vardır. Bunlara coğrafya, inançlar, yer şekilleri ekonomik faaliyetler örnek verilebilir.
 
Kültür, toplumların kendilerine özgü olan ve gelecek nesillere aktardıkları maddi veya manevi her şey. İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih süreç içerisinde oluşan bir anlam ve önem sistemidir.
 
Bir milletin maddi ve manevi değerler bütününe de kültür denmektedir. Türk Dil Kurumu üzerinden bu şekilde ifade edilmesi ile birlikte kullanılır. Bu doğrultuda bir milletin yeme, içme, yaşama ve geçimini sağlama gibi birçok unsur bu süreç içerisinde yer alır. Aynı zamanda milli duygu ve düşünce, ahlak, gelenek ve görenekler de yine kültür içerisinde bulunmaktadır. Genel olarak bir milletin yaşayış tarzını etkin biçimde geçmişten günümüze aktarılan bir yapıdır denilmekte.
 
Günümüzde kültürel çalışmaların genel kabulünü oluşturan kültür tanımı, 20.yüzyılda Birmingham Kültür Araştırmaları Enstitüsü’nden Raymond Williams tarafından ortaya konulmuştur. Williams kültürü yaygın kullanımının aksine herkese ait olan bir yaşam şekli (the way of life) olarak tanımlamıştır.
 
Birminhgam Ekolü üyelerine göre kültür bir tabakaya, bir topluma, bir sınıfa, belirli bir çevreye ait olan bir şey değildir. Kültür insanların yaşayış biçimidir. Bununla kast edilen şey insanlar tarafından oluşturulmuş olan her şeyin kültürün bir parçası olduğudur. Kültür yalnızca klasik müzik parçaları ve elitlerce üretilip tüketilen sanat eserleri değil, farklı tabakalardan insanların kavrayış, etkileşim ve var olma biçimidir.
 
Kültür kelimesi günlük dilde o kadar farklı anlamlar, konseptler ve bağlamlarda kullanılmakta ki, bu hem bir anlam genişlemesi hem de bir anlam kaybı halini almış durumda… Kültür hem deyimsel olarak kullanılırken hem de bu kelimeden birçok kelime türetilmiş durumda (sanat kültürü, kültür fizik, Kültür bakanlığı, yemek kültürü, tartışma kültürü, çalışma kültürü…)
 
Bu anlam kaymasıyla birlikte daha sonradan oluşan ve genel kullanım alanında da ittifak oluşmuş bir anlam birlikteliği yoktur. Herkes kendi bakış açısından bir tarif yapılmış ama hepsinin birleştikleri ortak bir nokta var ki o da, kültür, insan kaynaklıdır yani toplulukların tarihi süreç içerisinde geliştirerek oluşturdukları inanç ve yaşam şekilleridir.
 
Bu kadar geniş yelpazede bir kavramın tanımı olur mu diyeceksiniz. üzerinde durmaya çalıştığımız ‘kültür’ kavramına yukarıda da değindiğimiz gibi herkes kendi anlam dünyasından bakmış, böyle bakışın neticesinde de ‘kültür’ betimleme cümbüşü ortaya çıkmış.
 
Esas itibariyle, her kavram nerede ve kim tarafından neşet et(iril)miş  ise betimlemesi de ona/oraya aittir. Birçok kavramda olduğu gibi ‘kültür’ kavramı da anlam kaybına uğramış, köken itibariyle bize ait olmayan bir kavram olması hasebiyle ve anlam kaymasıyla günlük hayatımızda bilerek veya bilmeyerek bizlerde kullanmaktayız. Bu kulanım üzerinden hareketle de meramımızı anlatmaya çalışacağız.
 
Kültür, zaman içerisinde değişen/dönüşen/etkileşen bir yapısı vardır. Bu yönüyle herhangi bir arıza/sıkıntı çıkarmayan ve hatta başkalarına ait olanla mecz olabilen bir yapıya sahiptir. Yani kültürler de değişir, dış temaslardan etkilenir, hatta başkalaşırlar. Eğer bu böyleyse, yani kültürler, taşıyıcıları olan toplumların heterojenliğinden, etkileşimlerinden ve değişimlerinden etkileniyorlarsa, kültürü 20. yüzyıl boyunca pek çok antropoloğun yapageldiği üzere, kültürü uyumlu, uyumlulaştırıcı, tutucu, bütüncül, dışa kapalı kendilikler olarak tahayyül etmek, yanıltıcıdır. Çünkü antropolojinin bu uyumlu, tutucu, bütüncül kültür modelini kurguladığı küçük ölçekli toplumlar çoktan yok olup gittiler.
 
Bugün Her kültürden binlerce insanlar dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış, her sülaleden bir iki kişi, Kendi ülkelerinin ve kültürlerinin dışında Avrupa ülkelerinden birinde veya ABD’de İngiltere’de vs. birileri var. Ve bu insanlar oralarda kendi kültürlerini, kendileri ve nesilleri ne kadar muhafaza edebilmekteler bu ayrı bir konu. Bu hal mevcut iken hala o eski tanımlamada kalan küçük tarım, balıkçılık, avcı toplumlar yok olalı yıllar oldu. Çok uluslu şirketler artık kıtalar dolaşıyor… yani dünya küçülmedi insanoğlu önü alınamaz bir hızla hızlandı. Ve bu insan harmonisi birkaç nesil sonra hangi kültüre ait olduğunu bilemeyecek hatta önemsemeyecek bir konuma doğru gitmektedir.
 
Ben bunu, Avrupa da yaşayan göçmenlerin üçüncü kuşak nesillerine bakarak şöyle formile ediyorum; ‘Türk gibi düşünüp Avrupalı gibi yaşamak’ sokakta, okulda ve iş hayatında, içerisinde bulunduğu toplum gibi davranan, evde ise tam aksi bir durum mevcut. Çift kişilikli ne olduğu belirsiz bir nesil. Tabii bu bağlamda popülizm denilen obezite de değer denilen ne varsa hepsini yutmuş vaziyette…
 
Bu makaleyi gündeme almamızın nedeni; bizi ve bizimle aynı paralelde düşündüğünü bildiğimiz insanları çok rahatsız eden, yerli yersiz herkesin önüne veya arkasına İslam koyarak bu dini bir şeylerle birlikte anılması, bu terkiple (İslam Kültürü) kullanılması çok rahatsız edici. Çünkü aziz İslam hiçbir şeyle sentez olamayacak kadar kendi "nevi şahsına münhasırdır." O bir bütün ve tamdır. Onun bütün bir hayatı kuşatan ve onda boşluk bırakmayan, "dört başı mamur" olan başka bir şeyle sentezlemek kabulü mümkün değildir. Böyle bir şeye kalkışmak, onu eksik kabul etmek anlamına gelir ki, İslam bundan münezzehtir.
 
İslam’ı kültürden ayıran en önemli unsur O’nun "vahiy" kaynaklı olmasıdır. O, zaman içerisinde tecrübelerle elde edilmiş, bir başkasından etkilenerek birikim/oluşum/inanç veya yaşam şekli değildir. Tamamen insanı yoktan var eden, ona nasıl yaşaması gerektiğini öğreten, onun nereden arıza vereceğini ve nasıl tamir olacağını bilen tarafından ilkeleri belirlenmiş 23 yıl boyunca bizzat hayata tatbik ettirilmiş, 13 yıl boyunca Mekke’de “Tevhid” ilkesini yüreklere yerleştirmek için “şirk” kültürüyle gece gündüz durmaksızın mücadele edilmiştir. Geriye kalan 10 yılda o kadar çok şey başarılmıştır ki tarihte menendine az rastlanır.
 
Kültür denilen şey, eğer dinin önüne geçiyor veya dinden bir parçaymış gibi algılanıyorsa, onun başka toplumlarda makes bulmasının da önü kesilmiş oluyor. Dışardan bakan “bu falanların kültürü” dolaysıyla onlara ait denilerek o havuzun (kültür) içerisine hapsedilmekte, herkesin kültürü kendisine güzeldir ve anlamlıdır ‘ben almayım’ gibi bir anlam çıkıyor… biz Avrupa da yaşayan Müslümanlar olarak bunu bizzat tecrübeyle biliyor ve söylüyoruz. Onlar hadiseye şöyle bakıyorlar; bu Türklerin/Faslıların/göçmenlerin (allochtoon) dini/kültürü, dolaysıyla bu yabancılar “lokal dünyalarında kaldıkları müddetçe bizi alakadar etmiyor ve ilgilendirmiyor…” demekteler.
 
Kültürden rahatsız olduğumuzdan değil, kültürün faşizanlığa dönüşmesinden ve dini onun içerisinde bir alt unsur, kültürün bir nüvesi olarak görülmesinedir rahatsızlığımız ve serzenişimiz. Yoksa tarihi süreç içerisinde her toplumun oluşturduğu yaşayış şeklinin müspet ve menfi yönleri elbette vardır. "Mağruf" olanı kerih görmek dinen ve aklen zaten mümkün değildir.
 
“İslam,” denildiğinde akla ilk gelen şey “vahiy” (Kur’an) olmalıdır. Müslümanların tarihi süreç içerisinde oluşturdukları şey İslam’ın bizzat kendisi değil ona inananların İslam’dan anladıkları/algıladıkları/zanlarıdır. Dolaysıyla ikisi aynı şey değildir. Bu bağlamda belki Müslümanların kültürü diyebilirsiniz ama “İslam kültürü” diyemezsiniz. Çünkü O kültür değildir!
 
İslam kültürleşirse ne olur?
 
İslam evrensel bir dindir. O herhangi bir kabileye, aşirete ve millete ait değildir. Dolaysıyla hangi kültürün topluluğundan olursa olsun İslam’a girebilir, Müslim olabilir. Onu kabullenirken, İslam’ın ilke ve prensiplerine uymayan, kültüründe ne var ise unu İslam kapısının önünde bırakıp öyle girmek zorundadır! Öyle “ne olursan ol gel” mantığı İslami bir mantık değildir.
 
Bu böyle olmakla beraber ne yazık ki tarihi süreç içerisinde Allah resulünün vefatından 24-25 yıl sonra Arap kültürünün bir nüvesi olan kavmiyetçilik hortlayıp tavan yapmış, silahlar çekilip binlerce Müslüman birbirini öldürmüş; Cemel, Sıffin ve Kerbela vakıaları bunlara örnektir. Evet Kur’an ve din böyle yapmayın “Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.” (Nisa 93) Diyor ama karşı tarafta buna karşı baskın, çok güçlü bir kültür var…
 
Oysa o Veda Hutbesinde kavmiyetçiliği ayaklarının altına almıştı. “Dikkat edin, câhiliyye döneminden ne kaldıysa hepsi ayağımın altındadır.” Ve şöyle buyurduğu söyleniyor; “Asabiyet davasına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dava uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davut, Edeb, 121) Bu insanlar Kur’an’ın bu ayetlerini bilmiyor değiller, Allah elçisinin de bu sözlerini duymamış da değiller. Ama İnanılmaz güçlü bir kültür kodu var…
 
Bu evrilmeden sonra müthiş bir kırılma yaşanmış; siyasi/itikâdi mezheplerin doğmasına zemin hazırlamış, hilafet saltanata dönüştürülmüş ve fethedilen ülkelerin halkları toplu halde İslam’ı kabul etmişler. Ama henüz girdikleri dini tam bilmemeleri, eksik kaldıkları yerlerde eski dinlerinde olan ne varsa onu yeni dine ikmal ederek meczetmişler. Bazen bu, dinin üstüne çıkmış. Saltanat sahipleri de Tevhidi temelli dinin öğretilmesine zaten yanaşmamışlar (çünkü bu kendi siyasi otoriteleri içinde tehditti). Hatta insanların bu dine girmesine bile engel olmuşlar, girenleri de ikinci sınıf Müslüman (Mevali) olarak nitelemişler…
 
Bu kırılmalardan sonra kültürler dinin üzerine karabasan gibi çökmüş, bugüne gelinceye kadar da kalın bir tortu oluşturmuş, onu yarmak ve oradan çıkmak o kadar zor ki, yıllardır biriken bu tortular ‘kronik inanç’ haline dönüşmüş bu anlayış Tevhidi temelli düşünen mü’minlerin adeta başlarının belası olmuştur. Rahmetli Ercüment Özkan’ın dediği gibi; “Emevi Kur’an’ı rafa kaldırdı, Abbasi ve Fatimi oradan indirmedi, Selçuklu ve Osmanlı Onu rafta tanıdı.” Ve hala raflarda durmakta!
 
Din kültürleşirse ne olur? Cevap; bugün olanlar olur; mezhepler, kandiller, mevlitler, semahlar, mehdiler, masumiyetler, şeyhler/tasavvuflar, üçler/yediler/kırklar, yatırlar/türbeler, çaputlar… daha say sayabildiğin kadar ne kadar bidat varsa…
 
Din mi kültüre etki eder, kültür mü dine etki eder?
 
Hadiseye uzaktan bakan, işin künhüne vakıf olmayanlar, din ve kültürün menşeini ayıramayanlar açısından cevap; her ikisi de diye yanıtlanır. Ne yazık ki kendilerini İslam’la tavsif edenlerin çoğunluğu da bu kanaatte! Bu yargıya da mevcut realiteye bakarak varıyorlar.
 
Nedir o mevcut realite?
 
Örneğin, İran kültürü için söyleyecek olursak; ‘İran kültürü mü İslam kültürüne etki etmiştir yoksa İslam kültürü mü İran kültürüne etki etmiştir’ diye soracak olursak cevabı İslam, İran kültürüne etki edememiştir. İran bunu dönüştürmüş o günden bugüne o etki hala devam etmektedir. En azından, dini literatürde kullandığımız terimlerin çoğunluğu İran’ın eski dini olan Zerdüştlükten alınmadır; namaz, beynamaz, oruç, abdes, abdeshane, ateş, peyğamber, hoca, nikah, düşman, günah, günahkâr…
 
‘Şemseddin Sami’nin 1900 yılında yayımladığı Kâmûs-i Tûrkî’de 3516 adet Farsça kökenli kelimeye yer verilmiştir ki, bu sayı sözlükteki toplam söz varlığının %13’üne tekabül etmektedir (Topbaş, 1987: 158). Türk Dil Kurumunun “Türkçe Sözlük” adlı eseri dikkate alındığında ise, Türkiye Türkçesinde Farsça kökenli kelimelerin sayısının 1300 civarına indiği görülmektedir.’ (Doğan Özlük)
 
Şu anda ‘İslam kültürü’ denilen şeyin %80’i Sasanidir. Hatta derler ki: ‘İslam İran’ı fethetti, İran da İslam’ı kültürüyle fethetti.’
 
İranlılar mü’minler için şöyle diyorlardı: ‘Yahu bu deve çobanları mı (Araplar) bize kültür-medeniyet öğretecek!? Onlardan mı alacaktık biz kültürü? Tabii ki de Sasaniden alacaktık!’
 
Deve çobanları diyerek Arapları ve küçük görüyorlardı. Çünkü adamlar İran’ı fethettiklerinde yenilgiyi içlerine sindiremiyor bir türlü kabullenemiyorlar. Gerçekte ise İran, yılların getirdiği bir birikimin oluşturduğu, o an itibariyle dünyanın süper gücünden biri olan koca Sasani İmparatorluğunu oluşturuyordu. Tabii Arap müminlerin samimiyeti, cesareti, hamiyeti vesaire ve Allah’ın yardımı farklı bir mesele.
 
Mesela Türklerde; dinin en belirgin özelliği olan namaz çok önemlidir ama kılma oranı çok düşüktür. Kabul eder, ona çok da önem verir. Ülkücülerin oruç tutmayanları, namaz kılmayanları dövüp de kendilerinin namaz kılmadığı gibi. Ama kendisi yapmaz. Fakat ilginçtir bu namazın bütün o ameliyelerine (teferruatına bile) farz muamelesi yaptığı için onu kutsallaştırır. Hacca gidenlerden şöyle bir şeyi çokça duymuşsunuzdur; “bu Arapların kıldığı namaz kabul olmaz, adam namazda ayağını yarım metre açıyor, ağzını burnunu karıştırıyor, sağa sola bakıyor” vs. Ama bir Arap için o öyle değildir. O, namaza bu gözle bakmaz/bakmıyor…
 
Burada Arapların ve Türklerin camileri var. Vakit namazlarında Arap Camiisi nerdeyse ağzına kadar dolar. Türklerin gittiği camiiye ise 5-10 kişi ya gelir ya gelmez.
 
Bu tabii camilerin bulunduğu yerdeki nüfusla da ilgilidir ama ilginç olan şey şu: Adam (Arap) mesela camiden çıkar, köşede esrar satar; namaz vakti gelince o esrarı bırakır, gelir namazını kılar ve yine oraya gider. Kadınlarla kulübe gider, orada oynar, dans eder, namaz vakti gelince bırakır o dansı namaz kılar. Adam üçkağıtçı, dolandırmadığı adam yok, herkesi bizar etmiş ama namaz vakti gelince hemen namaza gider. Namaz adamlar için gayet sıradan ve normal hayatın rütin işlerinden, olağan bir şey.
 
Yaşamlarının normal bir döngüsü. Ama bir Türk için eğer namaz kılıyorsa böyle bir şey yapması hemen hemen mümkün değil. Yani ‘olmaz olur mu,’ olur ama hemen hemen mümkün değil. O aradaki esneklik payı bizimkilerde kutsallaştırmaya, diğerlerinde ‘her türlü naneyi yese’ bile normalleştirmeye sebep olur.
 
Kültürün dine ritüel benzemesi bu şekilde etki ediyor. Namazda etki ediyor Araplarda. Türklere de farklı bir ibadette etki ediyor. Bizde de kurban meselesi var örneğin. Türkiye’de %70’i kurban keser. Halbuki kurban mali durumu iyi olanın yapması gereken bir ibadettir ve Türkiye’nin belki de en fazla %30’una vaciptir. Ama bizim milletin %70’i kurban keser (hem de kredi çekip faizli parayla). Niye? Çünkü biz her fırsatta kurban keseriz de o yüzden. Türkler, her fırsatta kurban keser; düğünde, dernekte, cenazede, başına bi’ iş geldiğinde, kaza geçirdiğinde, yeni bir şey aldığında… kurban keser ve halen kesiyoruz. Bunun sebebi ise Türklerin eski inançları olan Şamanizm den devralmadır. Bu dinin merkezinde Kam veya Şaman vardır. Şuan bunların yerini ‘hoca’lar almıştır (Hoca ne söylemişse onun sözünün üzerine söz söylenmez). Onun için “sen hocalardan daha iyi mi biliyorsun” savunma refleksinden doğan itirazla çok karşılaşılır.
 
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; kendisini İslam’la tavsif eden Müslümanların kahir ekseriyetinin yaşadığı ‘DİN’ halis İslam değil. Mevcut duruma bakarak bunu söylüyoruz. İslam’ın asli kaynağı olan (Vahiy) Kur’an’la kıyaslayarak yapıyoruz. Çünkü bir şey aslına uygunsa ondandır. Aslına uygun değilse uydurmadır, bu türden uydurmalar için Kur’an; “Yoksa sizin bir kitabınız var da (bu verdiğiniz hükümleri) onda mı okuyorsunuz?” (Kalem 68 / 37) Bu uydurmaların adı ne olursa olsun değişmez. Onun için tekrar etmede fayda var, İslam; ‘vahiy’ kaynaklıdır patendi de Allah (cc) aittir. Onu kimse ziyadeleştirmeye veya nakıslaştırmaya hakkı yoktur. Kültür; insan kaynaklıdır, ziyadeleşe bilir, başka şeylerden etkilene bilir, eksilebilir ve dönüşebilir. Dolaysıyla her şeyi ait olduğu yere koymak gerekir. Aksi ise zulümdür…
 
Vesselam
 
 
First Page Next Page 1 Previous Page Last Page Sayfa 1 / 1 -- Listelenen Sayfa Sayısı 1
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Hayreddin KARAMAN
 Vehhâbîlik ve birkaç soru ...
............................................
 Prof.Dr.İlahiyatçı
 Faruk BEŞER
 Sevgi İmandandır ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Hüseyin BÜLBÜL
 Kur’an’da Elçinin Misyonu ve Son Elçinin K ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Harun GÖRMÜŞ
 Akıntıya Kapılmak ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Haydar ÖZTÜRK
 İnşirah Suresi Yorumu ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 OSMAN COŞKUN
 Kur’an Üzerinde Birleşemeyenler Acaba Ne Ü ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Muhammed CELİL
 İslam Kültür mü? ...
............................................
 Üni. Öğretim Üyesi
 Dr.Cahit KARAALP
 Tarihin Son Sayfası ...
............................................
 Araştırmacı-Yazar
 Abdülaziz KIRANŞAL
 Faizli Konut Kredisiyle Ev Almayı Planlaya ...
............................................
 Aile Danışmanı
 Asiye TÜRKAN
 Hayatın Kadrini Bilip Bayrama Ermek! ...
............................................
 Yönetim Kurulu Başk.
 Selahaddin ALIÇ
 Diş Macunu ve Temizlik Ürünleri ...
............................................
 

Enerji içeceklerinin fazla tüketimi çocuklar için tehlike kaynağı
26.02.2022

Bilim insanlarından "kahve" araştırması: Ömrü uzatıyor
25.02.2022

Nadir görülen genetik bir hastalık: Progeria
23.02.2022

Ölüm anında insan beyninde neler oluyor?
23.02.2022

Antibiyotikler Tedavi Özelliğini Kaybediyor
22.02.2022

Gereksiz Aspirin Mide ve Beyin Kanamsı Nedeni
20.02.2022

Her 100 Kişiden Birinde Çölyak var.
20.02.2022

Çocukları Bekleyen Büyük Tehlike.
19.02.2022

Cilt Kreminde Civa Çıktı.
18.02.2022

Skandal ! Hamburgerde İnsan ve Fare DNA'sı bulundu.
15.02.2022

Tüm Haberler
Mail adresinizi ekleyin yeni faaliyetlerimizden anında haberdar olun.
  Kuruluş 2010 : Selahaddin ALIÇ Copyright © 2010-2021 Hedem Helal Denetim ve Sertifikalandırma Merkezi
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.