Sorumluluk duygusuna sahip birçok insanımız çocuklarını ve gençlerini, kafa, kalp ve ahlak olarak kaybetmemek için ne yapacakları konusunu dert edinmiş durumdalar; çoğunluğun ise pek böyle bir derdi yok. Önce kendilerini rahatsız etmemeleri için içeriği bozucu oyun ve görüntüyü çocukların ellerine veriyorlar, sonra da bu dünya hayatında en fazla itibar ve para getirecek bir diplomanın peşine düşüyorlar.
Bunlar inşallah kendilerini ıslah etme yoluna girerler, bu şartla Allah da onlara yardım eder!
Dertlilere gelelim:
Önce bir hikmetli hikâye:
Nasreddin Hoca’ya biri, “Hocam her hoca/şeyh keramet gösteriyor, sende niye yok” demiş. Hoca da “İste, ben de göstereyim” buyurmuş. Açık havada oldukları için adam, “Şu ağacı çağır, sana gelsin” demiş. Hoca üç kere “Gel ya ağaç” diye seslenmiş, ama ağaç gelmemiş, sonra hoca “Ağaç bize gelmezse biz ona gideriz” diyerek ağacın yanına gitmiş ve keramet isteyen kişiye “İşte benim kerametim” demiş.
“Eyvah! Çocuklarımızı, gençlerimizi kaybediyoruz, ne yapalım, ne edelim!” diye bilir sandıkları kişilere başvuranlar, hemen tamamına yakını, ağaca gitmeyen işe yaramaz reçeteler alıyor, uygulamada başarısız oluyorlar.
Niçin?
Çünkü reçete yazanlar bu konuda ehliyetsiz.
Oturdukları yerden, kendi ufuklarından ve hayallerindeki çocuk ve gençlik hakkında konuşuyorlar.
“Gençlere şöyle yapın böyle yapın, şunu okutun, şunu dinletin…” diyorlar.
Peki gençler ve çocuklar neredeler? Onlara nasıl ulaşılacak? Eğitme durumunda olanlar eğitilmeye muhtaç mı, değil mi?...
Böyle çetin sorular cevapsız kalıyor.
Öyle sanıyorum ki, doğru olanı Nasreddin hocanın yaptığıdır; gençler ve çocuklar, bir önceki neslin alanına gelmezler, bu nesil, onların hem de çok dağınık olan alanlarına, onların dil, ilgi, hayal, heyecan ve algılarını öğrenerek girecekler.
Günümüzde, bu giriş, ulaşma yollarının başında dijital sözlü ve görüntülü yayınlar var, sosyal medya var, kısmen sinema var…
İçimizde, bu meydan okuma patlamadan önce geleceği keşfedip tedbir alalım diyenler oldu, ama az sayıda oldu ve yardımcı olmaları umulanlardan gerekli ilgiyi de görmedi.
İşte bu “tek başına bir ordu” olan Ali Osman Emirosmanoğlu’nun bu yazımda son çalışmasını tanıtacak, gelecek yazımda da “Ne olmuştu” sorusuna cevap vereceğim.
A.O. Emirosmanoğlu diyor ki:
Elif Film şirketi olarak 1986 yılında çizgi film alanında üretim yapmaya karar verdik. Kırk yıl boyunca, elimizden geldiğince farklı konularda çizgi filmler hazırladık. Klasik konulara ve eserlere öncelik verdik. İlk filmimiz de “Keloğlan” oldu.
1990 yılında, belki de Türkiye’de ilk defa bilgisayar kullanarak “Emre ve Hay” adlı uzun metrajlı çizgi filmi ürettik. Bu arada, bir çizgi filmin ekipler tarafından yaklaşık iki yılda hazırlanabildiğini de belirtmek gerekir.
Daha sonra “Karagöz”, “1001 Gece Masalları”, “Kelile ve Dimne’den Masallar” gibi birçok eseri çizgi filme uyarladık. Bölüm bazında altmıştan fazla yapım gerçekleştirdik.
Son yıllarda ise daha önceki formatlarda hazırladığımız filmlerimizi yeniden çizerek veya restore ederek, günümüzde ürettiğimiz çalışmalarla aynı formata, yani 4K çözünürlüğüne taşıdık.
Artık bu eserlerimizi halka kaliteli bir şekilde sunmamız gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle çalışmalarımızı bir internet sitesinde bir araya getiriyoruz. İzleyenleri iyiye, doğruya ve güzele yönlendirebilirsek ne mutlu bize.
www.youtube.com/@Elif-%C3%87ocuk
Peki kimdir bu Kahraman?
1963 yılında İstanbul İmam Hatip Okuluna öğretmen olarak girdiğimde o öğrenci idi, o yıl tanıdım sonra hiç kopmadık.
Bu tanıklıktan yola çıkarak gelecek yazımda onu size de tanıtacağım.
O bunu pek istemez, ama, yola çıkmak isteyenlere cesaret ve ümit aşılar diye anlatacağım. |